Emmi

"Bu bebe oğretmen oluvirmiş Ceylan abıla gıı. Hepiciği gözüne bakıvirdi. Bi gonuşdu, bi gonuşdu, güccük dilimi yutuvirdim. Ni zaman billeyivirmiş bacım. Daha düneğan bir boğön iki anam. Koyneğane garaağaç neyim dakıvireydin baylım gıı."

"Maşallah diyivir Garaca. Darısı Zübeydi' ye oluvirsin bacım."

"İşalla abıla işalla. Bizinkine diyivirdim de, bubasının gozüne bakıvirdi. Dunağan öğretmen gayınbubamı gorüvirmiş. O da diyivirmiş okuyuvirsin diyi. Gayınbubam heç bi şiy diyivirmemiş. Ceylan abıla gıı, Satılmış okuyuviriyo, Zübeyde de okuyuvirse. Hemi o gız goynumda yatırıvirrim diyivirdi. Gendim yuyuvirrim diyivirdi. Hemi Satılmış' da zağap oluvirir dağal mi? Belkim temelli zağap oluvirir abıla."

Ceylan gülümsedi, gamzelerini bura bura, gambak gözleriyle Karaca' yı boydan aşağı süzdü. Karaca, kendisini Aydos dağı gibi hissetti. "Oluvirseyi buluvirsiye virivirmişler, heç doğuvirmiş gıı. Kele hemen yakışdırıvirdin. Girçi Zübeyde de gozel gız emme, zohre yıldızı gimi maşalla. Sen gocana eccik naz idivir gıı, ikiğün ayrı yatıvir. Gayınbuban oluvirecek batıviresice bi bok yiyiviremez. Cennet ebe, dalına binivirir."

Karaca, gözlerini yumdu, "dimek sen oğle yapıviriyon gıı" derken bile cilve yapmayı ihmal etmedi. Oba günlerce, haftalarca Satılmış' ı konuştu. Öğretmen karı koca Hayber kalesini fethetmiş gibi gurur ve onur yaşadılar.

"Ebe gıı, garısı bubasının evine gidivirmiş. Oluvirsem gelivirmem diyiviriyomuş. Bebe belik kul toprak galıvirdi. Mal melal hoğorüp duruviriyomuş. Kim bakıvirecek bunnara ebe gıı?"

"Gidivirdi batıviresice, geliremez işalla. Ağzımızın dadı duzu galıvirmedi gıı. Alamanyıyada gidivirmedi sarı donuz. Otur ağlayıvir gak ağlayıvir. Divana oluvirdi ellaam. Fadimena gidivirmişde iki gozü iki çişme oluvirmiş diyiviriyo. Goca herife donüvirmiş gıı."

Sarı Veli' yi günlerce göremeyen Kezi iki arada bir derede kalmış, gecesi gündüzüne karışmıştı. Sokumlar boğazına diziliyordu, uykudan dünekten kesilmişti. Varıp oturmayı çok düşündü. Bebesi beliği yoktu nasıl olsa. "Sarının bebelerini bebem biliviririm, deli garıdan daha eyi bakıvirrim. Desdi gotlü, çaydanlık buğazlı, bi garış boyuynan, halına bakıvirmeden Hasan dağana oduna gidiviriyim diyiviriyo. Bubası eccik zingin ya, oğa guveniviriyo ellaam." Bu durum obada pek yaşanan bir hadise değildi. Kadınlar genellikle kaderine razı olur, dizini kırıp otururlardı.

Kezi boynunu büktü, yutkundu, katmerli bir nefes alıp, ağzından "Cennet ebe, selam idivir. Kezi yanıviriyo diyivir. Diyivirin mi gozel ebem gıı?" sözleri döküldü. Cennet ebe, 'dokülü galıviresice' yorüyüvir gaylı yorüyüvir, seni gınayıviren senin ataşınınan yanıvirsin gıı." deyince Kezi rahatladı. Kendini bir anda Sarı Veli' nin altında düşündü. İngilim attı. Kalçasını kıvıra kıvıra yıkığına vardı.

Obayı ziyaret eden öğretmenler, öğrenciler Satılmış' la birlikte müdürün odasına girdiler. Müdür, onları görünce gözlüğünü çıkardı, önündeki kitabı kapattı, dikkatlice dinlemeye başladı.

Türkçe öğretmeni, "Kararlaştırdığımız gibi Yerliyayla' ya gittik müdür bey. Sabahın körü. Bizi görenler başladılar fısıldaşmaya. Satılmış, bakmayın birinci sınıf talebesi olduğuna şakır şakır konuştu. Önce okuldan kaçtığını sandılar. Sonra herkesin ağzı açık kaldı. Annesi ağzınıza layık bir kahvaltı hazırladı. Sonra Cennet ebenin evde toplandık. Haa, oba diyorlar köye ama hakikaten bir güzel oba orası. Satılmış az bile yazmış. Evlere yıkık diyorlar. Meğer bizim Satılmış obanın emmisiymiş de haberimiz yokmuş. Cennet ebenin yıkığa çokuşanlar pek ilgi gösterdiler. Cennet ebe sanırsın başvekil karısı. Sanki iki üç mektep bitirmiş. Anlattı da anlattı. Çocuklar not tuttular. Biz fotoğraf çektik. Raporu size taktim edeceğiz. Gelirken de hediyeler yolladılar. Ambar memuruna sayarak, tartarak teslim ettik. Memur ambar defterine kayıt etti. Keseleri dolu olsun. Yalnız müdür bey Cennet ebe dedim ya, lebi derya. Köydeki uygulamalarla ilgili konuşurken bu kızımız dedi ki, 'Anlatacaklarını burda sadece biz duyacağız, ama sen okula gelirsen herkes duyar öğrenir, seni okula davet etsek gelir misin?' dedi. Ebe kabul etti. Müsade ederseniz ebeyi dersler aksamasın diye bir cumartesi günü okula getirmeyi hedefliyoruz. Bu husus mühim müdür bey. Bir zamanlar oba çok karışıkmış. Oba kanlı bıçaklı olmuş. Yalan, iftira, dedikodu sürerken obanın dedesi gelmiş. Cem olmuşlar. Dede obadan bazılarını dara çekmiş. Halk mahkemesi kurmuşlar. Bazıları düşkün olmuş. Oba kurtulmuş sonra. İşte gelince Cennet ebe bunları anlatacak, bilginiz olsun."

"Her şeyi düşünmüşsün hocam. Memnun oldum. Planı, programı yapın. Bu konferansı gerçekleştirelim. Belki yukarıdan da misafirimiz, davetlimiz olur. Biliyorsun cumartesi günleri okul boş kalmaz."

"Deme" be dedi Satılmış içinden, "Cennet ebe belki de meşhur olacak!"

Onlar hazırlığı yapadursun Cennet ebe, bastona dayana dayana Hatıpların kapıyı çaldı. Karaca güler yüzüyle kapıyı açtı. Cennet ebeyi elinden tutup sedire oturttu. Elini öptü, omzuna niyaz etti. Karaca, kesekli bir ayran çırpmaya gidince Süleyman söze girdi.

"Bi uğursuzluk yok işalla gocağarı, sefa gelivirdin hele."

"Yoğ Sülüman yoğ. Niye uğursuzluk oluvirsin gıı? Sülüman hasdeymiş diyivirdiler döşşağani bi çığnayıviriyim diyivirdim. Gapıya piçeye çıkıvirdiğin mi var gıı. Ni yapıviriyon, nassın?"

"Gurt gocayıvirince kopeğan masgarası oluviriyo gocağarı. Düşgün gakıvirdikden soğra elimde guran, dilimde doa, gendim yatıvirip gendim gakıviriyom. Boğönkü günne şukür oluvirsin."

Cennet ebe, Karaca' nın çalkaladığı özemeyi içerken, "Sülüman ağa, Zübiyde bı yıl mekdebi bitiriviriyo. Okuyuvirir bebe diyiviriyo oğretmenner. Bak emmim ataş gimi oluvirmiş maşalla. Boyük adam oluvirir diyiviriyollar. Kızı okuduvir. Hemi bi talebe goynumda uyuduvirrim diyivirdi. Gendim yurum diyivirdi. Bırakıvir giri gafalığı gaylı kelağaz. Sülüman sen salıvirirsen gızlar okuyuvirir. Gocalığın oğönde geçliğin soğonda sebab gazanıvir. Oğöndeki kitap ne diyiviriyo, 'oku' diyiviriyo dağal mi?"

Karaca nefes nefese dinliyordu konuşulanları. 'Haydi ebe' diyordu 'basdırıvir hele basdırıvir'.

"Sülüman, torununu salıvir. Gunahan beg boyük sebab alıvirin gıı."

Uzun bir sessizlik oldu. Karaca içten içe kızdı. Nefesi daraldı. "Açlığın var mı ebe, bi gayıntı guruviriyim." diyerek sessizliği bozdu. Kalktı dışarı çıktı, gözü Zübeyde' ye takıldı. İç geçirdi.

"Anası var bubası var gocağarı, dış gapının mandalı oluvirdik. Kotü garıya gurban oluvirmek varımış emme iş işden giçivirdi."

"Eyle diyivirme nursuz herif. Garaca gimi gelini buluvirdin de bulanıviriyon ellaam. Oğlun uşağan emrine mutu. Yatıvir gakıvir doa idivir. Emme bebilere lagırdı idivirme. Yarın gurban oluvirdiğim Alla hesap soruvirir. Gelivir sözüme gıı. İrahmetliğin yaddığı yiri golün içinde goyuvirme."

İleriden geriden konuştular. Gelmiş geçmişe rahmet okudular. Obanın mevcut haline girip çıktılar, yarenlik ettiler. Söz dönüp dolaşıp asıl meseleye geldi.

"Sülüman şoğ nalet gelivirdi boğön. Cımbıldayıp duruviriyo. Yiteri gadar bela oluvirdi. Goğnü kimseyi gorüvirmiyo batıviresicenin. Gelivir eliminen atıviriyim. İrezil oluvirdiğimiz yiter gaylı gıı."

Sülüman 've süpanallah' diyerek ayağa kalkınca sendeledi. Karaca gelin elinden kavradı. Zar zor sedire oturttu. Eli ayağı zombur zombur titremeye başladı. Mos mor kesildi. Yarım bardak suyu içemedi. Zübeyde, 'olüvirme dede, sen olüvirme de ben mekdebe gidivirmem' diye diye Süleyman' a sarıldı. Süleyman' ın kır sakalından süzülen yaşın acısı dudaklarını kavurdu. Zübeyde' nin saçını okşadı. Tespihini yeleğinin cebine yerleştirirken Cennet ebeye 'selametinen gocağarı' demeyi ihmal etmedi, zira oba töresinde misafir düşmanda olsa avluyu çıkana kadar kılına dokunulmazdı. Gerçi Hatıplar bu belli olmazdı ne yapacakları.

Hasanoğlan' da Cennet ebe için hazırlıklar başladı. Bir ay kadar sonra program icra edilecekti. Müdür okula gelen misafirlere konuyu aktardı. Dinleyen hemen herkes heyecanla 'biz de kaçırmayalım' dediler. 

Türkçe öğretmeni, birinci sınıf öğrencilerine bir ödev daha verdi. Köyünüzde yaşanan veya başka yerlerde yaşanıp duyduğunuz ilginç olayları konu ve sayfa sınırlaması olmadan bu hafta sonu yazın, on beş gün boyunca yazdıklarınızı okuyacaksınız, bitmezse süreyi uzatırız. Sonra okuduğunuzu topluca değerlendireceğiz. Kurallar belli biliyorsunuz. Belli ki Türkçe öğretmeni çocukları ve yaşadıkları yeri tanımak istiyordu.

Satılmış şunları yazdı:

Nasireddin Hoca’ yı duymuşsunuzdur. Torunları olan bizim büyükler de, hoca kadar olmasa da boş durmamış.

Yerliyayla' nın kahramanları da Cennet ebem ile Aşık Arif emmimdir.

Ben onlardan duyduklarımı yazacağım.

12 mart ne ise, 12 mart dönemiymiş. Başıbozuk köyü ile aramızda sınır husümeti var. Dava vilayette görülmektedir. O dönemin muhtarı azalarıyla birlikte Tozan' ın önüne iner. Bir araca binip gidecek. Gelen arabalara el kaldırırlar. Duran olmaz. Bir süre sonra askeri plakalı bir makam aracına da el kaldırır. Duran arabadan rütbeli bir subay inerek, “Ne yapıyorsun hemşerim bu makam arabası ve paşaya ait.” Bizim ki yapıştırır hemen, “Ne olmuş yani, o paşaysa ben de maraşalim.” Arabaya alır paşa, konuşa konuşa vilayete kadar yolculuk yaparlar. Aynı maraşal bir süre sonra Almanya’ ya işçi olarak gider. Bunu bir fabrikaya verirler. İş pis ve ağırdır. İtiraz eder işçi başına Maraşal Emmi. “Ben köyde muhtardım. Bu işte çalışmam.” Muhtarın ne olduğunu araştırırlar. Ve derler ki hakikaten muhtar seçimle göreve gelen, köyün mülki amiri. Bu adam becerikli olmasa köye muhtar yapmazlardı. Mareşal Emminin işini değiştirirler, o işten emekli olmasını sağlarlar. Ne mi olur sonra, civarda kimse O’ nu ismen bilmezmiş, maraşal aşağı, maraşal yukarı…

Olay bizim gazanın adliyesinde geçer. Yüzbirli Ali Kaya’ nın basit bir mahkemesi vardır. Adliyede dolaşır durur ama, sıra bir türlü kendine gelmez. Sıkılmıştır. Bir sigara yakar. Daha iki çekmeden mübaşir bağırır, “Ali Gaya, Ali Gaya…” Ali Kaya sigaraya kıyamaz. Yanan izmariti cebine attığı gibi duruşma salonuna girer. Şura bura derken mahkeme uzar. O ara, sorular da soran hakim, “Yanıyon Ali Kaya yanıyon!” der. Ali Kaya korkar. “Aman insaf hakim bea çoluk, çocuk bek güccük, gıyma bağa. Hakim bir daha bir daha, “Yanıyon Ali Gaya yanıyon…” demez mi? Bizimkinde aynı nida, “Aman gıyma hakim bea, çoluk çocuk bek güccük.” Sonunda sinirlenir hakim, “Bırak ulan.”der“, insaf minsaf kalmadı, ceket tutuştu gidiyor.”

12 mart dönemiymiş yine. Devlet adamlarının azgın bizim fukara obalının altına kaçırdığı seneler. Karakollara çekilen garibanların eşek sudan gelinceye kadar bağırta bağırta döğüldüğü zamanlarmış. Zamanın kaymakamı bir bahar sabahı Tozan' a gelir. Sığırlar yaylıma çıkmak üzeredir.

Kaymakam muhtara dönüp biraz da dalgacı bir üslupla, “Muhtar, bu köyde de ama eşek varmış.” der. Muhtar dirayetlidir, lafın altında kalır mı? "Doğrusu söylüyorsun kaymakam bey de, 'Yerlisi yoktur, hepisi yabancı.' Bu diyalogtan sonra kaymakam ile muhtar elleşirler. Aralarında epey bir kavga olur ama kaymakam muhtara diş geçiremez.

Bizim oralı Molla Yusuf uzun süre medrese eğitimi almış bir alim imiş. Molla Yusuf, nüktedanmış, anında üç beş dörtlükle derdini dile getiren biri imiş. Bir dayı oğlu varmış Molla Yusuf’un. 104 -105 yaşında rahmetli olan Veli Abıca 90 yıl kadar çobanlık yapmış. Öyle ki Veli Abıca boylu, poslu babayiğit bir adammış. Yattığı yerde soba yaktırmazmış. Çıplak yatarmış. Kıpkırmızı vücudu varmış. Bu arada Molla Yusuf' un sapa bir yerde bir tarlası varmış. Demiş ki bir gün, “Veli, tarlaya mukayıt ol.” Arkasından ve hiç duraklamadan, “Acep Veli olmasa tarlaya ’ya ne olur ki…” demiş. O, Veli Abıca kızdığı zaman hakikaten iyiliksever bir ağa olan ağabeyine, “Sen kazan dostu, anan doğursun düşmanı!” dermiş. Ne laf değil mi?

1940 lı yılların sonları... Anıtkabir inşa ediliyor. Köyde işini, gücünü bitiren insanlar buraya çalışmaya geliyorlar. Kimi usta, kimi amele. Köy köy, grup halinde çalışıyor insanlar. İçlerinde ismi Satılmış olan Köse Emminin de dahil olduğu bir grup var. Köse Emminin çalışması biraz zayıf kalıyor. Usta başı veya kontrolör ya da mühendis bir sabah iş başı yapılacakken Köse Emmiye, “Sen çalışmayacaksın. İşe başlama Satılmış Efendi…” diyor. Bunu duyan Köse Emminin akrabaları ve köylüleri, “O çalışmazsa biz de çalışmayız!” diyorlar. Durumu fark eden yetkili, biraz düşündükten sonra, “Neyse, haydi bakalım sen de çalış!” diyor. 

Köse Emmi bu durur mu; “Hah, şöyle Şavkat Bey, cızıya gel cızıya” diye sesleniyor. Yetkili, “Satılmış Efendi cızıya ne gelir?” deyince Köse Emmi, “Bağa ne, ne gelirse gelsin!” demez mi?

Cumhuriyet kolay kurulmadı elbette. Yokluk, yoksulluk içinde geçti yıllar. O zaman ekmek yok, aş yok, iş yok. Köyler kalabalık. Arazi az. Nüfus çok, çalışan bir kaç kişi. Öküz, karasaban. Çift süreceksin, sap çekeceksin, hele düven, hele düven… Sığırı sen güdeceksin, ben güdeceğim kavgası yapılmış yıllarca… Ya arazisi az olan ya da olmayan köylü, ne yapsın. Onların işi belli. Ya davar, sığır güdecekler, ya sıra gelirse köy koruculuğu ya da amelelik. Günlük kazan, günlük ye…

Onlardan biri de Öküz Ahmet lakaplı Ahmet Emmidir. Ahmet Emmi bir doksan boyundadır. Bağ budar, bağ beller, ekin kavrar, sığır güderdi. 

Bir gün bağ bellemeye gider bir köylüsüne. Ora senin, bura benim öğlen olur. Allah ne verdiyse yenir, içilir. Kısa bir dinlenme faslından sonra haydi ağalar der, bağın sahibi… Bizim Ahmet Emmi yerinden kıpırdamaz. Bağın sahibi sorar, hayrola. Ahmet Emmi, kaşlarını çatar “kalkmam Allah kalkmam” der. Niye diye soranlara ise, “Yarını yara yara bulgur aşı mı yidiridin ki, kalkayım.” Ee, akşama kadar bel sallayan Ahmet Emminin kocaman vücudu bulgur aşı olmayınca, az buz ile doyar mı? Bu Ahmet Emmi dedem rahmetlinin yakın akrabasıdır. İşine gücüne yardımcı olsun diye yanına hizmetkar alan dedem, Ahmet Emmiyi öküz gütmeye salar. Bir kaç komşu daha o gün Ahmet Emmiye öküz katarlar. Ancak Ahmet Emmi, bir süre sonra şimdilerde sadece mevki ismi olarak kalan Eskiköy civarında öküzleri kaybeder. Köye gelir dedeme haber verir ki, öküzler kayıp. Dedem önde Ahmet Emmi arkada çaya aşağı giderken Ahmet Emmi başlar söylenmeye: “Getiren katıyo, getiren katıyo. Dimiyollar ki, yav bunun içinde can var mı, yok mu?," Ne kadar yorgunsa!

Bir kadın varmış bizim civarda. Azıcık hafifmiş ahlaki anlamda. Akıllı biri sormuş; “Biriynen sözün karşılaşsa ne yaparsın?” Cevap hazır: “Vallahi, kendimden beter iderim.”

Yaz mevsimidir. Oba çayının bile adam akıllı kuruduğu bir yıl. Çay üzerinde yer alan köylerin birinde baba oğul sulama sırası kendilerinde olduğu için sabahın köründe bostan sulamaya giderler. Bir süre sonra su kesilir. Baba yavaş yavaş suyun başına gelir. Bir de ne görsün su geverden bilinçli bir biçimde başka bir bahçeye çevrilmiş. Suyu kendi tarafına tutar. Oturur geverin başına, bir kaç tane de köylü sigarası içer. Bakar ki gelen giden yok, bir bozlak asılarak oğlunun yanına doğru yürümeye başlar. Baba tarlaya gelir gelmez su yine kesilir. Kızar oğul. Kükrer. Beli kaptığı gibi suyun başına yönelir. Bakar ki su aynı yerden çelinmiş. O arada baba da gelir suyun başına. Suyu çelen de gelmiştir. Ağız dalaşı kavgaya dönüşür. Oğul geverin başından bulunan kara taşa yapışır yapışmaz baba oğlunun yakasını tutar. “Dur hele oğul, dur hele! Bu ölecek yer arıyor. Sakın ha; bi taş kutludur, bir kutsuz.” Baba - oğul ve süphanallah diye uzaklaşır oradan. Öğleye doğru kalabalıklaşır geverin başı. Ne mi olur bu sırada? Suya tebelleş olan ve biraz da çepel bu vatandaşın ayağı kayar, alnının ortası o meşhur kara taşa gelecek şekilde yere kapanır ve anında çekip çıkıp gider yalan dünyadan… 

Mürekkep yalamış biri şeytan lakaplı birine sorar; “Yeryüzünde kaç şeytan var?” Adam yapıştırır hemen: “İki, biri iblis, öteki sen!” 

Yol üzerinde yer alan köylülerimiz bilir, bağ bozarken, kavun – karpuz toplarken, elma – armut çırparken tefeklerin altından kağıda sarılı paralara rastlanır zaman zaman. Biri kavun bozarken tefeğin dibinden bir sarı yirmilik çıkıyor. Yirmiliğin sarılı olduğu kağıdın içinde bir not: “Yolculuk yapıyordum hemşerim. Tarlalarda kimse yoktu. Çocuklar kelek kelek diye ağlaştılar. Dayanamadım. Üç kelek kopardım. Bu parayı da bedel olarak bırakıyorum. Parayı az bulursan adresim yazılı. Ne kadar istersen veririm. Hakkını helal et.” Mektubu okuyan kişi hemen bir torba kavun doldurur. Arabaya binerek doğru şehere iner. Not sahibinin iş yerine gider. Adamı çağırlırlar. Sağa sola bakar tanıdık kimseyi bulamayınca bizim vatandaşı işaret ederler. Adam kıpkırmızı olur. Mahçuptur. Utanır. Kavun sahibini kolundan tutup tenhaya çekmeye çalışır. Uzatmayalım, arkadaşımız durumu anlatır. Hakkını helal, bir torba kavunu da hediye eder.

Askerden yeni gelen delikanlı tecirlik yapmaya karar verir. Konuyu babasına açar. Müsade alan delikanlıyı babası köyün birinde samimi olduğu bir ahbabına yönlendirir. Delikanlı gelir babasının gönderdiği köye, adamı bulur. Celeplik yaptığını ve babasının selamını söyler. Adam, “evlat” der bizim buralarda satılık mal melal yok emme, aşağı köyde var biliyorum. Hem de filanca kişide buzağılı, sağmal iki inek var. Satacak, çok da sıkışık. Hesaplı kapatırsın. Haaa, birini sana versin, ötekini de bana… Delikanlı bir çırpıda iner aşağı köye. Sağmal ineklerin sahibini bulur. Yukarı köyedeki emmisinin selamı iletir. İneklere müşteri olur. Adam şaşırır, delikanlının birini ben alacağım, ötekini emmim istiyor deyince, ev sahibi ayıkır, pata küte başlar sövüp saymaya. Delikanlı neye uğradığını şaşırır. Sonradan öğrenir ki, aslında satılık inek filan yok; adam iki evli, eşlerinin ikisi de yiğit mi yiğit.                                                                          Kıymeti harbiyesi olan ilişkilerden biri de asker arkadaşlığıdır. Bizim orada Çataloluk köyü vardır. Büyük bir köy. Toprağı verimlidir. Şehirin hemen dibinde olunca köy kendini muhafaza etmeyi başarmış. Bu köyde kendi halinde, halim selim biri sorar, bizim köylü birine. “Yav, gardaşlık sizin orda bi Dursun Ağa vardı. Benim asgerlik arkadaşım. Nasıl, ne yapar?” Bizim köylü cevap verir: “Yav gardaşlık sorma. Adam perişan. Gatil Kamil diye diyi biri Dursun Ağanın garıyı götürdü. Çoluk çocuk güccük, kül toprak galdı.” Adam beriden öte olur. Hemen atı, arabaya koşar. Doğru bizim köyün yolunu tutar. Kaması da, tabancası da belindedir. Dursun Dayının evine gelir. Bakar ki Dursun Dayı, evde ama karısı yok. Ulan der bu doğruymuş. Konuyu açar. Dursun Dayı yok öyle bir şey dediyse de inandıramaz. Adam tek isteği vardır. “Ula gardaşlık şu Gatil Kamil' i göster, sen köyden çek git.” Neyse akşam olur. Dursun Dayının garısı gelir eve de, konu açıklığa kavuşur. Yoksa Alimallah!

Kasaplarının ciddi para kazandığı yıllar. Bir grup tüccar da iyi para kazanmıştır o hafta. Bir kahvehaneye gidilir. Çaylar içilir. Söz sözü açar ama bir altmış altı oyunu da başlar. Masa kalabalıktır. Altmış altı da iddialıdır. Masanın çay parasına oynanacak oyun. Al kızı ver papazı derken oyunun sonu yaklaşmış, seyirciler nefesini tutup beklemektedir. Masraf yüklü. Oyun heyecanlı. Bir de prestij var. Yenen yenileni yıllarca konuşacak. 

Seyircilerden biri oyuncunun birinin köylüsü ve akrabasıdır. Çıtın bile çıkmadığı bir anda  bu seyirci, “desle” demez mi? Adam oyunu kapatır. Koz ister, sinek ister. Eli on altı yapıp oyunu kazanır. Yenilen elini şakağına koyup düşünürken, yenilgi o kadar zoruna gider ki, aniden, “Gardaşlık, yenemezdin yenmiye emme, o desle yok mu, o desle…” 

Gazi Dayı vardır Yüzbir' de. İşte bu Gazi Dayı, bir çift kır at almış. Hamudu,  koşumu ile Eskişehir işi bir de araba yaptırmış. Atlar parıl parıl parlıyor. İmiğinde zilleri de olan bu atlar rahvan türü. Bir kalabalığın yanından geçerken Gazi Dayı, “Deh, yavrum kır atlar deh! Gendini ilde, pisliğini yirde gorenler var!” dermiş.

                                                                Bunları yazarken hem güldüm, hem düşündüm. Bazen gözlerim doldu. Ancak anladım ki, insanımız tarihin her döneminde kendi yarasını sarmayı bilmiş. Hoşgörünün en mükemmelini sergilemişler. Şakanın en büyüğünü, en acımasızını yapmışlar.                                                                                        Kimse kimseye kırılmamış, herkes herkesin hakkına saygı göstermiş.

Yine Cennet ebe söylerdi.                                                                          

“El eli yıkardı ellerde yüzü                    Daftı, tertemizdi toplumun özü          İnsanın samimi gülerdi yüzü              Şimdi insanoğlu bana ne diyor 

                                                            Niyeti kötüler laf alır satar                İnsanlar acayip derde dert katar        Şeş kaza düşene bir tekme atar  Büyük benim acep, sana ne yiyor!” 

                                      

Satılmış' ın bu yazısını Türkçe öğretmeni dersine girdiği bütün sınıflarda okudu. Yazı büyük beğeni topladı. Bayrak töreninin birinde yazıyı bizzat Satılmış' a okuttu. Yazı bittiğinde büyük bir alkış koptu. O gün okulda bulunan bakanlığın bir yetkilisi Satılmış' ı yanına çağırdı. "Aferin oğlum. Sen ileride iyi bir yazar olacaksın. Çok oku. Hep yaz. Yazdıklarını paylaş. Ben bu yazıyı sen de izin verirsen bakanlığın dergisine vereceğim. Orada yayımlansın diye uğraşacağım. Öğretmenlerin sana sonucu söylerler." dedi. Öğretmenin biri "Hocam Satılmış obada çok seviliyor. O yüzden herkes Satılmış' a emmi diyor." deyince, anlamını bilmese bile 12 mart da diyebilen Satılmış' a tüm okul "emmi" demeye başladı ama bu sözlerun ileride onun başına çok iş açacağını hiç kimse tahmin bile edemedi.

Satılmış teşekkür edip yerine geçerken, "Yazarlık kolaymış canım. Cennet ebenin anlattıklarını yazdım, bir destan oldu." diye düşündü. Daha çok okuyup daha çok yazmaya karar verdi.

YORUM EKLE