Feyziye Özberk, Muzaffer İlhan Erdost'la Yaptığı Görüşmeleri Yayımladı

Feyziye Özberk, Muzaffer İlhan Erdost'la 2012-2013 yıllarında yaptığı görüşmeleri yayımladı.

Feyziye Özberk, Muzaffer İlhan Erdost'la Yaptığı Görüşmeleri Yayımladı

Çalışmalarıyla zihnimizin üzerindeki tozu alan, unutulmaması gereken değerleri önümüze getiren, hatırlatma yaparken de günümüze dersler serpiştiren Feyziye Özberk, Muzaffer İlhan Erdost'la 2012-2013 yıllarında yaptığı görüşmeleri yayımladı.

İlhan Erdost'un katledilişinin yıl dönümünde, yakın zamanda kaybettiğimiz ağabey Muzaffer İlhan Erdost'u (25 Şubat 2020), kardeşini ve üretken hayatını, Feyziye Özberk anlattı.

Aydınlık gazetesinde yer alan röportaj şu şekilde:

Çoğu insan acılı olaylardan kaçmaya çalışır, unutmak ister, teselli arar. Muzaffer Erdost ise acıyı sırtına yüklenmiş, Muzaffer İlhan Erdost olmuş. İlhan Erdost’un hangi özelliklerini yaşatmaya çalıştı, Muzaffer İlhan Erdost?

Kardeşinin öldürüldüğü 7 Kasım 1980, Muzaffer Erdost için yaşamını bölen bir milattır. Yüreğini yakan derin acıyı, sizin de belirttiğiniz gibi adeta kuşanarak Muzaffer İlhan Erdost olmuş. Kardeşiyle hem yaşam hem de düşünsel üretim ve yayıncılık mücadelesinde hep omuz omuzadırlar. Aralarındaki kader ve duygu bağını kelimelere dökmek zor… Yalnızca kardeş değil; baba oğul, yoldaş, dert ortağı, iş ortağı olmuşlar. Erdost görüşmemizde ilişkilerini, daha doğru bir ifadeyle ortak mücadelelerini anlatmıştı:

“Benim hiçbir yazım İlhan'la önceden tartışılmadan hazırlanmadı, İlhan'ın dikkatli ve eleştirel okumasından geçip düzeltilmeden yayımlanmadı. Onur Yayınları'nın yanı sıra Sol Yayınları'nın hiçbir kitabı, onun seçiminden geçmeden programa alınmadı ve hiçbir kitap, bu kitapların her yeni baskısı onun tarafından titizlikle okunmadan baskıya girmedi. Ürettiğimiz her şey, her yönden ortaklaşa oldu, ama benim adımla ortaya çıktı.

'YALNIZLIK SENİN YOKLUĞUNDUR'

“İlhan Erdost, benim yalnızca kardeşim değil, yaşamımızın sosyal ve iktisadi olduğu kadar, kültürel ve siyasal yönleriyle iç içe geçtiği, birbirimizi bütünlediğimiz, bir yarımdı. Bunun içindir ki, beni İlhan'sız, İlhan'ı bensiz anlatmak, gerçeği tam olarak ortaya koymaya yetmez.”

SUÇ MALUM, SUÇLU KESİN: EMPERYALİZM

Muzaffer Erdost Sol Yayınları'nın sahibi ve yöneticisi olduğu için "yasak yayın bulundurma" gerekçesiyle 3 Kasım 1980’de, kardeşi İlhan Erdost da 5 Kasım 1980’de gözaltına alınıyorlar. Ne evlerinde ne de işyerlerinde tek bir adet bile yasak yayın yoktur. Ağır bir şekilde dövülen iki kardeşten İlhan Erdost, ağabeyinin gözü önünde ölüyor yani öldürülüyor. Muzaffer Erdost, bu acıdan iki gün sonra serbest bırakılıyor. Uzun olacağı için detayına girmek istemediğim olgular, ikisinin de öldürmek kastı ve emriyle ağır bir şekilde dövüldüklerini kanıtlıyor.

Muzaffer İlhan Erdost, acısını dirence dönüştürmüş. Bu öldürümü halkın zülüm gören, öldürülen, esarete direnen diğer evlatlarından ayrı bir yere koymuyor: "Şu var ki hepimiz biraz da İlhan'ız. Bizim koruduğumuz ve savunduğumuz değerleri koruduğu ve savunduğu için öldürüldüğünden, biraz da biz öldürülmüş olduğumuz için."

Erdost 12 Eylül'ü şöyle değerlendiriyor:

12 Eylül, 12 Mart 1971'deki yarı-askeri darbenin tamamlanmasıdır. NATO tarafından oluşturulmuş, Türk 'gladyo'su ve CIA tarafından gerçekleştirilmiştir. Amaç NATO'nun amacıyla örtüşür: NATO ile savunulan sistemi korumak. Bu sistem emperyalist aşamada kapitalist sistemdir. 12 Eylül’e gelene değin sokağın kana bulanması, NATO'nun Türkiye'de bir askeri darbe yapılması planının uygulanmasından başka bir şey değildi. 13 Kasım 1979–11 Eylül 1980 tarihleri arasında günde ortalama 9 kişi öldürülmüştü.

 Muzaffer İlhan Erdost'un Cumhuriyet devriminin tarihsel önemini vurgulaması ve ABD'nin PKK üzerinden yaptığı bölücü hamlelere tavır alması 'sol' örgütlerle ilişkilerini nasıl etkilemiş?

Erdost'un Atatürk Devrimleri ve emperyalizm konusunda çok net bir kavrayışı vardı. Mücadelesinin odağında hep emperyalizm, güncel olarak da Amerikan Emperyalizmi vardı. Ülküsü ‘Tam bağımsız gerçekten demokratik Türkiye'ye ulaşmaktı. Her partiyi, örgütü, hareketi, yayını bu temel ilkelerin süzgecinden geçirerek değerlendiriyordu.

Her ulusal hareket ilerici midir, soruma şu yanıtı vermişti: “Stalin, Ekim Devriminden sonra her ulusal hareketin ilerici olmadığını yazar. Ekim Devrimiyle birlikte, sosyalist ve emperyalist iki dünya sistemi arasında, emperyalist gericiliği güçlendiren ulusal hareketlerin 'gerici' niteliğine vurgulama yapar. Örnek de verir: Mısır'da burjuvazi önderliğindeki uluslaşmayı İngiliz emperyalizmiyle bağdaşık bir hareket olduğu için gerici bir hareket olarak, Afgan kralının bağımsızlık hareketini ise feodal niteliğine karşın ilerici bir hareket olarak niteler. Hareketin sınıfsal niteliğinden çok, emperyalizmi güçlendiren ya da zayıflatan özelliği ön plana çıkarılır.

“Sonuç olarak söylemem gerekirse, emperyalizmin güdümündeki Kürt ulusal hareketinin, Türkiye devrimci hareketini ezmenin bir manivelası rolünü göreceği, bu nedenle de gerici bir niteliği olacağı, akıldan çıkarılmamalıdır. Kürt ve Türk emekçileri arasındaki kardeşliği, devrimci savaşım birliğini, bütünlüğünü engelleyecek, herhangi bir hareket, ne denli ‘ilerici’, ne denli ‘devrimci’ görünürse görünsün, onun ‘gerici’ niteliğinin vurgulanmasında duraksamak, doğru bir tutum olamaz.

PKK, ABD'nin Türkiye Cumhuriyeti'ni yenmek için kullandığı bir alettir. Bu aleti sonuna kadar kullanacaktır, bu bir. İkincisi, Yunanlı politikacılar Ortadoğu'ya barışın Öcalan'la geleceğini söylerler. Bu ortamda onlar da Ege ve Kıbrıs'ı kurtaracaklar. Ama onların asıl amaçları Türkiye topraklarında Ermenistan'ın kurulmasıdır.”

 Erdost'un Kürt meselesine çözümü nedir?

O, her zaman etnik ve dini farkları kışkırtarak politika yapılmasına karşı çıktı. Geçmiş yıllarda hapis baskı gibi tehditleri, cezaları da göze alarak Kürtlere yönelik olumsuz politikalara karşı da hep mücadele etmişti. Daima ortak vatanda tüm hak ve olanaklarda, eşit yurttaşlığı savundu. Hep birlikten yana oldu. Türk ve Kürtlerin et-tırnak gibi bütünleştiklerini vurguladı: “Tarih bir bütün… Kürtlerin tarihi bir bölümüyle Türklerin tarihiyle iç içe geçiyor. Yalnızca birini öğrenerek, doğal ki soruna nesnel olarak bakamayız. Türk ve Kürt ‘kardeşliği’ benim tarihten çıkardığım sonuca göre ‘edebi’ bir yakıştırma değildir. Birinin baskılamasına, ötekinin isyanına karşın, güçleri ve oranları ölçüsünde birbirlerini birlikte korumaları belirleyici olmuştur.”

Bu saptamadan hareketle gönüllü birlikteliği savundu. Aksi tutumun, vatanımızı bölmek iç kargaşalığa itmek isteyen emperyalistlerin, işine yarayacağını vurguladı: “Şemdinli'ye gittiğimde köylerde gördüm. Ya okulları yıkılmıştı ya öğretmeni yoktu. “Demokratikleşme, etnik ayrıcalık tanınmadan, imtiyaz tanınmadan, ‘eşit yurttaşlar’ statüsünün uygulanmasıyla olur.

“Bir burjuva demokrasisinin, bu konuya ilişkin olarak atması gereken asgari demokratik adımlar şöyle özetlenebilir: İmparatorluktan devreden ve sonuçları bakımından, İmparatorluğu parçalamaktan başka bir işe yaramamış olan özümleme politikası ciddi olarak terk edilmelidir. Yol ve benzeri ulaşım ve iletişim araçlarının tek başlarına insanları, insan onuruna kavuşturmayacağı kavranmalıdır. Kürt halkı ile kardeşlik, tarafların gönül rızası ile gerçekleşir.

Kürtçenin öğretilmesini, öğrenilmesini, Kürtçe yayını vb. savunan Erdost, eğitimin Kürtçe ya da başka bir dille yapılmasına karşıydı. “Tüm ülkede, eğitimin aynı dilde yapılması, ulus olmanın gereğidir. Ulusun üyesi olmanın özelliğidir o. Ulus öncesi topluluk biçimleri olan bazı kabile, aşiret, tarikat gibi yapılanmaların konuştukları dilleri, resmi dille yapılan eğitimin içine korsanız, parçalanmayı, bölünmeyi orada yapmış olursunuz. Ulusun içine ulus öncesi bölüntüleri koyarak ulusu bölmüş olursunuz. Bu konuda çok dikkatli olmak lazım…”

Erdost, rastlantısal da olsa İkinci Yeni şiir akımının isim babası olmuş. Hikâyesini kendisinden dinlediniz mi? İyi bir şiir avcısı olduğu da söyleniyor.

İyi bir şiir avcısı olduğu çok doğru... Erdost bir şair. Şiirler yazmış, şiir kuramları üzerinde düşünmüş. Ayrıca tüm metinlerinde şiir tadı var. Sanırım şiir onun için hep vardı ve önemliydi. İkinci Yeni nerden, nasıl doğmuştu? Erdost’un bu konudaki açıklaması şöyleydi: "İlhami Soysal, Akis dergisinde bir yazı yayımlamıştı: 'Artık Cahit Sıtkı'nın 35 Yaş, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Kızılırmak Kıyıları gibi şiirler şimdi yazılmıyor, şiirimiz giderek kötüleşiyor' diyen bir yazı. Ben de: Cemal Süreya'dan ve İlhan Berk'ten dizelerle, örneklerle söz ettiğim bir yazı yazdım. Yazı, haftada bir yazı verdiğim, Son Havadis'in 2. sayfasında yayımlandı. 'Genç şairler o usta şairlerin şiirini sürdürmek istemiyor, kendi şiirlerini yazıyorlar. Farklı bir anlayışın, farklı bir dize yapılanmasının ve sözcüklerin farklı kullanılmasının yeni olanaklarından yararlanıyorlar. Yeni bir şiir geliyor' dedim. Yazının adını da İkinci Yeni koymuştum. Sonra 'İkinci Yeni şiir akımının isim babası' dediler bana, bir de böyle baba oldum!

Ben İkinci Yeni ile sanatın özgürleşmesini savundum. Yalnız şiirin değil, yazının ve diğer sanatların da özgürleşmesini ve toplumu özgürleştirmesini savundum. İkinci Yeni şairlerinin en önemli ortak özellikleri, kişisel değişimlerini, özgürlüklerini şiire taşımalarıdır. Böylelikle yeni olanaklar ve söyleyişler getirdiler hem dile, hem de şiire.”

AYAKLARI YETİŞTİĞİ TOPRAĞA BASIYOR...

 Cemal Süreya, Muzaffer İlhan Erdost'u "Uzay düşüncesine ulaşmış ama köylülüğün diri ve doğal tatlarından vazgeçmeyen biri" olarak tanıtıyor. Görüşmelerinizde bu yargıyı güçlendiren bir gözleminiz oldu mu?

Cemal Süreya’nın bu açıklaması onun, insanlığın ulaştığı en ileri evrensel değerleri, bilimi benimsemesine karşın köklerinden kopmamış, o köylü köke saygı duyan bir aydın olduğunu belirtiyor olmalı. Ayakları yetiştiği toprağa basıyordu. Özellikle sanatsal yapıtlarında yöresinin havası hissedilir. Yazılarında, söyleşilerinde köylü geçmişinden, yakınlarından hep sevgiyle söz eder.

Dedem hoca ben al kurik

Buğday eker biçerdik biz

Dünya rızık dükkanımız

Bismillahla açardık biz”

Sade, açık sözlü, saygılı bir insandı. “Entel” diye tabir edilen ya da Batıcı aydınlardan değildi. Sanatçıydı, yaratıcıydı, özgündü, çalışkandı. Kolay beğenmezdi. Daima en mükemmele ulaşmak isterdi. Katı sert görünümünün altında çok hassas hatta alıngan bir yapısı vardı. Politik davranmazdı. Yargısını süslemeden doğrudan ifade ederdi.

Çocukluk aşkı olan halasının kızıyla evlenmiş. Bu evlilik bir ömür saygıyla, sevgiyle sürdü. Sevinçleri paylaştılar. Daha çok da kardeş ve evlat kaybı gibi büyük acılara birlikte dayanmaya çalıştılar.

Muzaffer İlhan Erdost’un en güzel şiirleri sanırım İlhan Erdost’a ilişkin olanlardır.

İşte onlardan biri:

Hasretle Gülüşüne

“Gün olur da

Dağılırsa bulutlar

Açarsa mavi çiçeğini gökyüzü

Yeni baskısını hazırlarız

Kapital'in

Yeni kitabını zorun ve zulmün

Emeğin ve özgürlüğün

Çağıldayan sesini

Dökeriz yeniden kurşuna" 

HERKES SOSYALİZMİ ÖĞRENSİN DİYE YAYINCILIK YAPTI

İlhan ve Muzaffer Erdost, Türkiye sosyalist hareketinin 'editörleri' olarak biliniyor. Gençlerin öğrenmesi için yayıncılık hayatlarının önemli anlarını ve başarılarını özetlemenizi rica edeceğim.

Erdost askerlikten sonra Ulus gazetesindeki önceki işine alınmıyor. Altı ay işsiz kalıyor ve Sol Yayınları'nı kuruyor. O yıllarda "Sol Yayınları" adını almak bile önemli… Kasım 1965'te ilk altı kitap yayımlanıyor. İlk kitaplar arasında Lenin'in Emperyalizm'i, Marx'ın Ücret Fiyat Kâr'ı var. Böylece Marx ve Lenin ülkemizde ilk kez yayımlanıyor.

Erdost’a neden Marksizm, diye sormuştum. Yanıtı şöyleydi: "Nesnel nedenleri: 1960 Anayasanın sosyalist literatürün yayımlanmasına, tartışmalı da olsa, olanak sağlaması; devrimci devinim dalgasının yükselişi; sosyalizmi öğrenme gereksinimi ve tutkusu.

İç Anadolu'dan, yarı-köylü bir kasabadan yarı-kasabalı bir aileden geliyorum. Dede evinde varlıklı sayılırdık, baba evinde yoksul. Benim sosyalizme yönelmem yoksulluktan, yoksulluğu sona erdirmek düşüncesinden kaynaklanmaz. İlkin, düşünsel bir sistem olarak geçmişten geleceğe toplumsal varlığı kavramama olanak sağladığı için; ardından, insanlığın özgürleşmesinin, kölece boyun eğişten kurtulmasının biricik yaşam biçimi olduğunu kavradığım için, sosyalizmi seçtim.

“Ama yayınları tutkumu ve sevgimi paylaşmak için çıkarmadım. Ülkemde, herkesin özgürce okuyabilmesine, kendi özgür iradesiyle sosyalizmi öğrenmesine, kararını kendi özgür iradesiyle vermesine olanak sağlamak amacıyla yayımladım. Bu yayınları Türkçede yayımlamak, yayımlanmasının hukuksal ve yasal olanaklarını, toplumsal ortamını kendi ölçeğimde açmak, pekiştirmek tutkusu, bana sürekli güç verdi.

"12 Mart'tan, 12 Mart'tın faşist özüne karşı, demokrat, ilerici, devrimci sınıf ve katmanların, aydınların birleşen dalgasıyla çıkıldı. (…) Bu durum kendini yayınlara yönelik istemlerde de duyurdu. Ben cezaevinden çıkmadan, İlhan, Felsefenin Temel İlkeleri'ni ve Sosyalizmin Alfabesi'ni basımevinden aldı alacaktı. İyi anımsıyorum, adliye mahzenlerinden kurtarılan kitapların satışından 41 bin lira kalmıştı. Bu iki kitabın basımevi parası 39 bin lirayı ödediğimiz zaman borcumuz kalmamıştı ama nakit paramız da tükenmişti. Fakat on bin bastığımız bazı kitaplar on ayda tükeniyor ve bazı kitapları yirmi bin basmaya başlıyorduk. Büyümemizin, hızlı büyümemizin temelinde, bu kabarmış istem vardı.

Onur Yayınları'nda, bilimsel sosyalizme öngelen bilimsel ve felsefi kitaplardan, kendi toplumumuzun tarihsel ve güncel sorunlarını kucaklamaya yarayan kitaplar, çağdaş bilimdeki gelişmeleri bir kıyısından da olsa tutmaya yönelik geniş bir yelpazede yayın yaptık. Örneğin: İbni Haldun, Darwin, Hegel Onur Yayınları arasında yayımlandı."

Kaynak: Feyziye Özberk, Muzaffer İlhan Erdost, Kırmızı Kedi Yayınevi, Eylül 2020, İstanbul

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner205

banner204