Ne Oldu Bize Böyle?

Siyaseti, sanatı, sporu, toplumuyla tam bir keşmekeş içindeyiz.

Yönetim açısından, yetki ve sorumluluk karmaşası yaşamaktayız.

Türkiye, mevcut “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini” taşıyamıyor.

Öte yandan “hak” ve “görevler” anlamında yurttaş-devlet ilişkileri de sorunlu.

Her seçim döneminde çok sayıda genç sandığa gitmiyor, katılım ve saydamlık gelişmiyor.

Ne oldu bize böyle? Daha geçenlerde sosyal medyada yazılmış; “yüzü asık insanlar” olduk.

Bir zamanlar köylüsü nüktedan, kentlisi hayata akan insanlardık; somurtkan bir toplum haline geldik.

Bunda sadece elektriğe, doğal gaza yapılan “katlanılması” zor zamlar etkili değil elbet.

Bu karamsarlık, gerçek ücretlerdeki erimenin yarattığı ve işsizliğin kamçıladığı zorlukları da aşıyor; belde yöre, bölge ülke, adeta kalıcılaşıyor…

Türkiye, “yüzü gülmeyen insanların ülkesi” haline geliyor. Komşu komşuya “günaydınsız”, esnaf meslektaşına “selamsız”…

Hayatın sayacı dönüyor, kaçınılmaz son geliyor; bir tutam umudu içinde hissetmeden milyonlarca yaşam, yitip gidiyor.

Medyayı açıyorsunuz, haberlere bakıyorsunuz, “ört ki ölem” deyip, düğmeyi kapatıyorsunuz. Fakat kapatamadığınız “düğmeler” de var; asgari ücret açlık sınırında ve bu ülke asgari ücretle çalışanların ülkesi…

Elbette tüm bunlar yaygın hoşnutsuzluğun önemli nedenleri…

Yine de ısrar ediyorum: Sorun sadece ekonomik değil, bundan ötede ve derinde bir şeyler var!

Ne oldu bize böyle?

Bir boş vermişlik, bir “değmezlik” algıları, bir beklentisizlik girdabı içinde sürükleniyoruz.

Kalabalıklar içinde yalnızız; yalnızken yetersiziz.

Suçlusu olmadığımız bütün günahların müebbet hapse mahkum çaresizleri gibiyiz!

Ben bir gerçeği ifade ediyorum. Çıkış yolunu da yazımın sonunda paylaşmayı vaat ediyorum.

Anketçiye, yabancı danışmana para vermeye gerek yok: Sokağa çıkın, rastgele ve sizinle ayak üstü konuşmayı kabul edecek dört insanla konuşun… Eğer en az üçü bu yazıdaki ana fikri teyit etmezse bu yazıyı da yırtıp, çöpe atın!

Devlet dairelerinde gözlemlenen rehavet salt ‘yaz dönemiyle’ açıklanamaz.

Türkiye’de özel sektörde bile dinamizm erozyona uğramış.

Bir işlem yaptıracaksınız, “muhatap” bulamıyorsunuz. Nerede? İzinde! Yedeği? Yok!

Türkiye’de sadece eve gelen tebligat ve borç bildirimleri sistemi çalışıyor!

Türkiye, seyahat edemiyor, sinemaya, tiyatroya, konsere gidemiyor ve maalesef kitap okumuyor!

Ne oldu bize? Sorusunun yanıtı şudur; iktisadi sorunlar artı olarak da sosyalliğimiz ve umutlarımız erozyona uğramıştır… Evet, sosyalliğimiz ve umutlarımız körelmektedir.

Rol modeller, televizyon dizileri, “popüler kültür”, yozlaşmış figürler; zihinlerimizi işgal etmekte, dimağımızı köreltmekte, bizi bize yabancılaştırmaktadır.

Atatürk, Türkçemiz, inancımız, ulusal birlik duygumuz gibi “ortak değerlerimiz” bizi birleştiren değil bölen unsurlar olarak, “kullanılmaya” ‘kalkılmış’; ufuksuz, çapsız, sığ bir düzeyde yapılan tartışmalarla, imparatorluklardan Cumhuriyet’e büyük bir mirasın sahibi olan bu toplum, adeta sıradanlaştırılmaya çalışılmıştır.

Uzun yıllardır “üreticilik” adeta istiskal edilmiş, köşe dönme, yükselince merdiveni itme adeta metah sayılmıştır.

Bir zamanlar dayanışma erdemiyle hayata tutunan, “komşusu açken tok yatmayı ayıp sayan”, “Yaratılanı Yaratandan ötürü seven”, “ben siftah yaptım, komşumdan alın” diyen ahilik geleneğinden gelen insanlar, her zorluğu Nasreddin Hoca bilgeliyle göğüsleyen, “gelin tanış olalım, dünya kimseye kalmaz” kültürünü benimseyen bu toplum; sonunda tanınamaz hale gelmiştir.

Gerek iktisadi zorluklar gerek sosyal erozyonlar, umutların yitirildiği bir süreci hızlandırmıştır. İşte en olumsuz olan da budur.

Belli bir ortak idealden veya ideallerden, belirli hedeflerden, tutarlı bir yön duygusundan ve geçerli bir rotadan kopukluk; idareden yurttaşa, ticaretten sanayiye, köyden kente, gencinden olgun yaştakine her kesimi sarmış, içine almış, önce “başkalaştırmış” sonra da yabancılaştırmıştır.

Türkiye mutlu insanların ülkesi olmalıdır.

İnsanımızın mutluluğu, düzenli bir işe, geçinebilir bir gelire, insanca bir emekliliğe sahip olması kadar, devlet ile yurttaşın uyumuna, özellikle gençliğin hedeflerinin kamu yönetimince paylaşılmasına, tutarlı bir yön duygusu ve geçerli bir rotada sosyal, kültürel, siyasal, iktisadi anlamda gelişen bir Türkiye idealinde, toplumun kendini bulmasına bağlıdır.

Türkiye çağın geçerli mesleklerini sağlayan eğitime, o arada mesleki-teknik eğitime çok büyük yatırımlar yapmalı, insan gücü planlaması başta olmak üzere, tüm yatırımlarını planlı bir anlayışla değerlendirmeli, bürokraside liyakate önem vermeli, siyaseti “arpalık” olarak kullanmaktan sakınmalı, tüm kurumlarında hizmet-içi eğitimi ele almalı ve de uygulamalı, çalışanlar açısından performans ölçüm kriterleri getirilmeli, kamu ve özelde etkinlik ve verimlilik artışı ile araştırma-geliştirme faaliyetlerine daha çok kaynak aktarımı sağlanmalı, kültürel kalkınmanın genel gelişme hedefine katkısı için yurt genelinde kurumsal düzenlemeler yapmalıdır.

O arada Türkiye, üretim ekonomisine yönelmeli, ezmeden yöneten-sömürmeden üreten

bir düzeni sağlamak için tüm güçlerini seferber etmeli, ulusal değerlere özen gösterilmelidir.

İnsanlarının mutlu olduğu bir Türkiye asıl olandır, insancıl sosyal Milletimiz buna layıktır.

YORUM EKLE

banner205

banner204