Tarihe Karşı Dürüst Olun Beyler!

Kaç zamandır Ayasofya üzerine yoğunlaştırıldı gündem. Konuşuldu tartışıldı, sonunda Diyanet İşleri Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ATATÜRK’e lanet okurcasına "Vakıf mallarına, vakfiyelere dokunanlar, yanar, lanetlenir" diye halkı selamladı “Ayasofya Camii”nde. Bu selam da Türkiye Cumhuriyeti’nin tapu senedi olan Lozan’ın yıldönümüne denk getirildi. Kısaca hem Lozan küçümsendi hem Atatürk. Biz şunu söyler, şunu biliriz: Lozan, özgürlük ve bağımsızlığımızın garantisi; Atatürk ise 20. yüzyılın en büyük lideridir. Bunu yalnız biz söylemiyoruz; bütün dünya söylüyor.

Bir ülkenin kurtuluşunu sağlamış, devrimleriyle ülkesini çağdaş ülkeler düzeyine çıkarmışbir lider için bunca kara çalmak yakışıyor mu insan olana? Böyle bir yalana, kirli oyunlara nasıl alet olabiliyorlar, şaşıyorum doğrusu! Buna “nankörlük” denir. Hacı Bektaş-i VELİ’nin dediği gibi  “En büyük körlük, nankörlüktür.” Kimi insanlar, Atatürk’ün ne büyük kahramanlığını ne de asırları aşan liderliğini görebiliyor; yazık, çok yazık! Büyük Kurucu’nun, bütün dünyanın hayranlıkla baktiği başarılarını görmezden gelmek, Türk milletine de hakarettir. Çünkü bu başarıları, silah arkadaşlarıyla birlikte Anadolu’ya sırtını dayayıp kazanmıştır. Memetler vardır yanında, kağnı başında silah taşıyan Türk kadını; Gördesli Makbuleler, Kara Fatmalar vardır, Şahin Beyler, Yörük Aliler... vardır.

Bugün lanetlediğiniz Atatürk olmasaydı, siz o kürsüde boy gösterbilir miydiniz Diyanet İşleri Başkanı Ali ERBAŞ? Elinize kılıç alabilir miydiniz? Nasıl yüreğiniz sızlamaz, bir din adamı olarak yalanlara nasıl inanırsınız? Kur-an’ın, yalanı lanetlediğini bizden iyi bilirsiniz herhâlde! Bunun için mi “Keşke Yunan kazansaydı!” diyene rahmet okudunuz? Sözlerim yalnız size değil, yıllardır Atatürk’e kara çalarak, tarihi çarpıtarak O’nu halkın gözünden düşürmek çabasında olanlara! Yunan kazansaydı ne olurdu biliyor musunuz? İstanbul’un İşgali’ne gidelim ve yüzyılların gururunu taşıyan bu dünya güzeli şehrin boynu bükük hâlini görelim. İnsan en azından Devlet’in arşiv belgelerine bir bakmak zahmeti gösterir.

İstanbul’a düşman 1918’de girmiş, Atatürk de “Geldikleri gibi giderler!” demişti. Dünyaca ünlü birçok sanatçının sevdası İstanbul’un gururu, 5 yıl süren işgalde (13 Kasım 1918- 6 Ekim 1923) kırıldı. Çünkü başta İngilizler olmak üzere işgalcilerin Türklere karşı katı tutumundan cesaretlenen Yunan askeri, hiçbir kötülükten geri kalmıyordu. Yağma, talan, vurgun had safhada:

Tuzla’da ezan okuyan bir müzzine bir Yunan subayı ateş edebiliyor,

Taksim’de, asılı iki Osmanlı sancağı, İngiliz ordusunun resmî elbiseli iki askeri tarafından çekilip kopartılıyor ve yere atılıyor,

İstanbul sokaklarında kocalarının elleri bağlanıp onların gözü önünde kadınların ırzına geçiliyor,

Müslüman halkın fesleri yere atılıp çiğneniyor,

“Ayasofya’yı alacağız, Türkleri kovacağız” diye şarkılar söyleniyor... Daha neler neler!

Evet, dünya şehri İstanbunlul’un. Hani o dünyaca ünlü sanatçıların bile âşık olduğu; nice sanatçının (müzisyen, şair, ressam, yazar ve mimarın) rüyalarını süsleyen, onlara ilham kaynağı olmuş İstanbul, aldatılmış gibi hissediyordu kendini. Ne demiş Saraybosnalı Dino MERLİN: “(...) İstanbul dünyayı ayakta tutan sütunlardan bir tanesidir. Ben İstanbul’u Saraybosna’nın, erkek kardeşi, ağabeyi gibi görüyorum. (...) Benim İstanbul’a bağlılığım da tamamen bir aşktır.” LA MARTİNE ise “Dünyaya son kere bakacaksın deseler, bu bakışı İstanbul’un Çamlıca’sından isterdim” dememiş miydi?

Daha niceleri İstanbul’a tutkundur. NAPOLYON da“Dünyada tek bir devlet olsaydı, başkenti İstanbul olurdu!” demiştir. İstanbul’a âşık yüzlerce ismi burada anmamızın imkânı yok.

İşte dünyaca ünlü yüzlerce sanatçının ilham kaynağı İstanbul hem düşman postallarının altında çiğnenmekten hem de işgalci Yunan ordularının Anadolu’da kadın kız/çoluk çocuk demeden Müslümanları camilere doldurup yakmalarından” utanıyordu. Sanki kara bulutlar çökmüştü üzerine, nefes alamıyordu. Böyle kaç yıl, kaç mevsim  geçecekti acaba?! Eli kolu bağlı İstanbul, böyle devam ederse; dilinin de yok olacağını çok iyi biliyordu. Tek teselli kaynağı, Mustafa KEMAL’in Anadolu’da verdiği Kurtuluş Savaşı’ydı. Dört gözle bekliyordu zaferi; camiler, beşikte bebekler, Edirne’den Ardahan’a, Hakkâri’ye kadar bütün Anadolu... Öyle de oldu ve İstanbul’da da ezanlar özgürce okunmaya başlayınca minareler katından geçti şairler:

                Yuvası saçakta kalan kırlangıç,
                Yavrusu dallara emanet serçe.
                Derken camiler üstünde güvercin,
                Minareler katından geçiyorum,
                Gökyüzü mahallesi İstanbul'un
(Cahit Sıtkı TARANCI)

Evet, düşman askeri; aşağıladığı, dalga geçtiği Türk askerini saygıyla selamlayarak terk ediyordu İstanbul’u. Bağımsızlığın ardından atılan ilk adımlardan biri, içinde Ayasofya’nın da bulunduğu, düşman tarafından yakılıp yıkılan camilerin onarımı olmuştur.  Evet, Tarihçi Yazar Sinan MEYDAN da belgelere dayanarak şöyle diyor:“1935’te Cumhurbaşkanı Atatürk’ün onayıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bütçesine -cami tamirleri için- 1 milyon lira ayrılıyor. ATATÜRK,1 Mart 1923’te TBMM’de yaptığı konuşmada içinde Ayasofya Camii de olmak üzere “Bir yıl içinde 126 tarihî cami ve mescidin onarıldığını” söylüyor(Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.15, s. 175)

Siz hâlâ yalanlarınızla büyük önder ATATÜRK’ü karalamaya devam edin. FATİH HANolsaydı, size lanet okurdu herhâlde. Oysa, sizin göreviniz; tarihe karşı dürüst olmak, Kuvvayi Millîyeciler safında ulusal değerlere sahip çıkmakolmalıydı.

KAYNAK

  • Dr. Ş. Can ERDEM-  İTİLÂF DEVLETLERİ'NİN İSTANBUL'URESMEN İŞGALİ VE FAALİYETLERİ
  • Yeniçağ (08.10.2013): İSTANBUL’UN İŞGALİ VE KURTULUŞU
  • Atilla ORAL: “İşgalden Kurtuluşa İstanbul”
  • Sinan MEYDAN: Sözcü (20.07.2020): “İşte Devletin Arşiv Belgeleri”
YORUM EKLE